Sayfalar

22 Ocak 2012 Pazar

Modern İnsan'ın Maceraları



Modern İnsan, yine çok sıkılmıştı..
İş,güç,okul,fabrika falan derken hayatında devamlı dolduramadığı bir nokta,hatta birden çok nokta, virgül, soru işareti ve ünlem olduğunu artık kendisinden dahi saklayamıyordu.
    
     Belki komşusu onun çok eğlenceli bir hayatı olduğunu düşünebilirdi ama böyle düşünmek için yeterince birbirlerini tanımıyorlardı. Hatta göz göze dahi gelmemişlerdi. Şimdiye kadar şeker veya bir fincan kahve istemişliği de yoktu. Modern insan hep yere bakarak yürüyor. İçinde art niyet olmasa dahi tanıdığı herhangi biri onu gözleri ile kapmaya almadığı sürece selam vermiyordu. Tanımadıkları konusunda ise pek bir problem yaşamıyordu doğrusu. Öyle ki; Modern insanın yaşadığı en büyük problemlerden biri, bazen yolda muhattap olmayı istemediği bir tanıdığı gördüğünde; - Acaba yavaş yürüyüp mesafeyi mi açsam yoksa sağdan kaçıp görmezden mi gelsem -  ikilemi oluyordu. Genelde her iki seçenekte gerçekleşemiyor ve modern insan her defasında mecburen "gördüğüne çok seviniyordu". Aslında bir kere - AA Modern İnsan merhaba! dendiği andan itibaren kendisi için de herhangi bir problem kalmıyordu. Az çok kafası çalışan bir adam olduğu için yaşamını devam ettirebilecek kadar dialog kurabilme yetisine sahipti. Hatta bazen bakkala gidip, bakkalcıyla göz teması kurmamaya dikkat ederek parayı uzatıp evine dönmek için kapıya yöneldiğinde, belli belirsiz -hiç bir zaman tonunu ayarlayamadığı bir sesle- hayırlı işler, kolay gelsin gibisinden şeyler dahi dediği zamanlar oluyordu. Bu zamanlarda da yol boyunca "Acaba bu dediklerimi bakkala ilk girdiğimde mi söylemeliydim." diye düşünüp kesin bir karara varamadan evine gelmiş oluyordu.

     Maceranın başında bahsettiğimiz Modern İnsanın can sıkıntısı ise işte tam bu evine vardığı zamanlarda kendini göstermeye başlıyordu. Aslında Modern İnsan dışarı çıktığında da sıkılmıyor sayılmazdı. Sanırım, sadece evine döndüğünde biraz daha farklı duygular hissetmek için dışarı çıkmak istiyordu. Tabi bunu tam olarak bilemiyoruz, çünkü ; Modern İnsan kendisi hakkında bahsetmekten pek hoşlanmıyor.

     Modern İnsan dışarı çıktı, sokaklardan, caddelerden geçti ve kısmen kalabalık, genelde ise tenha sayılabilecek yerler ilk tercihleri arasındaydı. Yoldan geçen kadınların kıyafetlerine bakıp kendince derin anlamlar çıkarmayı, mesela; ayakkabılarından yola çıkarak reelde hangi çağa tekabül ettiğimizi düşünmeyi çok seviyordu. Bu gözlemleri sırasında aksesuar ve IQ seviyesinin ters orantı, saç rengi ve can sıkıntısı seviyesinin ise doğru orantılı olarak birbirine ilişik olduğunu fark etti. Ardından kendi kendine “ Modern adımlarla tak tuk diye yürüyen kadın, ortaçağdan kalma bir at figürüdür.” diye mırıldandı. Bu cümle hoşuna gitmiş olacak ki birkaç kez daha tekrarladı kendi kendine. Tekrarladıkça da yavşak bir gülümseme yerleşti yüzünün tam ortasına. Bir an “ Eve gidince bunu feysbuka yazayım “ gibisinden, bir önceki bilgece cümleleri ile taban tabana zıt düşünceler dahi geçti kafasından. Kendinden utanır gibi oldu. Büyük bir iç çelişki yaşıyordu ama bunun kendi suçu olmadığını düşündü. Sonuçta normal bir insan değildi. Modern bir insandı ve böyle çelişkiler yaşaması doğaldı. Ağzı iyi laf yapıyordu Modern İnsanın ve bu en çok kendi kendini ikna etmeye yarıyordu.

   İkna olmuş bir şekilde oturduğu yerden kalktı modern insan, hesabı ödemek için kasaya yöneldi. Ödemeyi yaptı. Çalışan ona teşekkür etti ve “yine bekleriz efendim” dedi. Modern insan çalışanın gözlerine bakmadan belli belirsiz gülümsedi ve “güle güle” dedi. Kapıdan çıktı ve acaba “hoşcakal” mı demeliydim diye düşündü. Bu sefer yolu uzun olduğu için kendince eksik de olsa bir karara varmıştı. “ Aslında her ikisini de demeye gerek yok, bir şey demesem de olurmuş hani.” diye düşündü. “Ama ya diğer insanlar böyle durumlarda ne yapıyorlardı acaba? “diye düşünerek biraz daha yürüdü Modern İnsan... Devam Edecek..

2 Ocak 2012 Pazartesi

10 Film.

1 - Permanent Vacation - jim Jarmusch


Jim Jarmusch'un 1980'de bir yerlerden cüzi bir miktar para bulup çektiği bu filmin yeri benim için ilk sırada. Belki daha güzel filmler de izlemiş olabilirim ama onlar izlediğim "en güzel*" film değildi.


2- Stalker - Andrey Tarkovsky


Stalker benim için aşılamayacak bir film.
Hani, sanki çok kalın bir roman okumuşsundur da bittiğinde garip bir tatmin yaşarsın işte öyle. Bu arada hatırladığım kadarıyla hiç öyle kalın bir roman okumadım. En kalını Kopyalanmış Adam olabilir yani o derece.Başlayıp da bitirmediğim ise Nasıl Yapmalı ? veya Oblomov'dur en fazla.


3- Der Siebente Kontinent - Michael Haneke


Bir şey söylemeden çok şey gösteren film. Üzerine bir şeyler 
söylemek saçma olur. Derken, bile bir şeyler söylemiş oldum.


4- Mesculin Feminin - J.L Godard


Godard'ın izleyebildiğim tüm filmlerini sevmiş olmama rağmen,sanırım aklımda daha fazla yer etmiş filmi budur. 



5- Das Schloß - M.Haneke


Kafka'nın Şato'sunu anlatan bu film belki kitabın kendisini okumadığım için beni bu
kadar etkilemiş olabilir ama bu beni gerçek 
anlamda sinemanın ne olması gerektiği 
hakkında derin düşüncelere gark etmediği
anlamına gelmiyor tabi.

6- Kader - Zeki Demirkubuz

Belki 6'ya Masumiyeti de koyabilirdim ama
Kader filmi her nedense hafızamda 
hep bir tık önde.

7- Cache - M.Haneke

Sanırım bu sıraladığım 3. Haneke filmi.
Belki 4.yü dahi koyabilirim ama 8,9 ve 10'a ayıp olur.

8- Umut - Yılmaz Güney

Sanırım izlediğim en iyi politik filmdi
bu topraklara ait olan ve bağırmadan,
marş söylemeden,kolunu kaldırmadan bile
derdini anlatabilen. Tabi ki bu eylemlere
karşı değilim, sadece bir Film için söylemekten
ziyade göstermenin öncül olduğunu düşünüyorum.

9- Les Amants du Pont Neuf - Leos Carax

İşlediği konu üzerine izlediğim en güzel filmdi.
Belki bunun nedeni işlediği konunun da ötesin de
bir şeyler anlatması olabilir ya da başrol oyuncuları
veyahut direk yönetmenin kendisi de olabilir. Bilemedim.

10- Withnail and I - Bruce Robinson

Buraya belki Yazgı da gelebilirdi.


...

11- A Torinói ló - Bela Tarr

Varoluşçu bir yönetmenin veda filminde, Nietzsche'nin o meşhur hikayesindeki At'a ne olduğuna dair bir soruyla başlayıp, kendini ve yukarıda sıraladığım o tüm filmler de dahil tüm filmleri değilleyen bu ürün, 10 filmin olduğu her listede hep 11.olacaktır. Bu diğerlerinden kötü bir film olduğu için değil, Ciddi bir dalga geçiş, gururlu bir veda ve sinemanın çoktan öldüğünü çok sonra anlayacak olan bizlere şimdiden fısıldadığı içindir. 



...

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir Zamanlar Anadolu'da

Top gibi bir ağaç vardı.


Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi ve şahsıma göre aynı zamanda en güzel filmi olan
Bir zamanlar anadoluda bu topraklarda yapılmış en realist ve biricik filmlerden biridir.
Belki uç örnekler olucak şayet Tunç Okan filmleri kadar gerçek, Yılmaz Güney filmleri kadar
politik ve Zeki Demirkubuz filmleri kadar karanlıktı. ( karanlık kelimesini filmin felsefe ve edebiyat
altyapapısının dibi zor gözükecek kadar katı olamasına işaret ederek kullanıyorum.)


Perdeye yansiyan yüzü kadarıyla Anadoludaki bir cinayeti bir savcı, bir polis, bir doktor ve yan karakterler
yardımı ile araştırması üzerine gecen bu film bana Tarkovsky'nin Stalker'ini anımsatmadı değil.
Tabi burada senaryo acısından bir benzerlikten bahsetmiyorum.
Şöyleki; Stalker'de bir yazar, bir profesör ve İz sürücü vardı ve bunlar "Bölge" ye gitme cabasındaydılar.
tıpkı bahsi gecen filmdeki 3 karakter gibi. Belki tırnak içinde şizofrenik bir yaklasım oldugu düşünülebilir şayet
film sonrası yaptıgım çözümleme çabalarım esnasında bu iki filmin git gide birbirine yaklastırdığımı farkettim
ve bu düşüncenin üzerinde durdukca da akla yatkın gelemeye basladı.
şöyleki; polis benim için stalker( iz sürücü ); savcı - yazar ; doktor - profesör karekteri ile eşleşmeye basladı.
Tabiki bu düşüncemin bi altyapısı ve kendimce destekleyebileceğim dayanakları var şayet bilindigi üzere hem stalker hem de Bir Zamanlar Anadolu'da tek tek üzerlerine uzun uzadıya inceleme yapılabilecek sayfalarca yazı hatta abartısız kitap dahi yazılabilecek filmlerdir kaldı ki bunların birbirleri ile ilişik olan çözümlemesini yapmak
bir sayfa için cok fazla olucagını düşünüyorum.


Son olarak değinmek istediğim bi kac nokta var. Şöyleki; hernekadar filmin direk bi ana teması mesajı vs olmasada  ( tabiki bu bir veya daha cok mesajı olmadıgı anlamına gelmiyor )
bana gore kırılma veya ana dialoğu desek belki daha uygun olur ki savcının zanlıya sorduğu - "Sahi kafama takıldı adamı neden bagladınız?" sorusuna aldıgı cevap ve ardından cesedin arabayla götürülmesi çabasında çözüm olarak aynı seyi önermesidir.


Ayrıca Nuri Bilge Ceylan'ın diğer filmlerde oldugu gibi bu filminde de varolus esintileri görüyoruz ki klişe tabirle
bu sefer cok sert esiyor desem yanlıs soylemiş olmam sanırım.
Peki Nuri Bilge diyince akla gelen - Sıkıcı ve anlasılması zor bi filmdi. - yorumu üzerine durmak gerekirse
sıkıcı olma durumuna hiç girmeden anlasılması zor bi filmiydi sorusuna kendimce şöyle bi cevap veriyorum.
Bence flash tv deki gercek kesitten bilmem ne kanalındaki izdivac programından daha anlasılır bi üründü.
(burdaki örnekleri tabiki filmle aynı kefede ürünler oldukları için vermiyorum. ,örnekleri en
bayağı yapımlardan seçmiş olmamın nedeni bu değil.) Kısaca filmin anlaşılabilmesi ve gereken etkiyi yapması   için temel seviyede olsa varoluş bilmeniz veya bu gune kadar en az bir kafka romanı okumus olmanız gerekiyor.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Yaban

Aradığını bulamayacağın gerçeği bir yerden sonra aranan şey'in gerçekliği üzerine düşünmeye itiyor insanı ve bir şey üzerine düşünmeye başladığın anda onu bulma şansın ilk andaki bilinçsizlik halinden aşağı doğru yuvarlanıyor. 
Tıpkı biraz önce telefonu açtığımda arayan komşunun, annemin sesi yerine benim kart sesimi duyduğundaki tedirginlikle karışık ortaya ezme gibi getirdiği kuşbaşılı pide bence 1000 tane pizza'yı yok eder. Kafam çok karışık


Yine böyle bi şeyler yazma tribim en fazla bir paragraf sürmüş bulunmakta. Çünkü; aklıma Stalker deki şu (alttaki) monolog geldi aklıma. Stalker ? ne diye  soranlar olursa aranızda diye söylüyorum kendisi dünyanın en güzel ikinci filmi 1.si konusunda emin değilim belki Permanent Vacation olabilir. Belki


daha önce size anlattığım her şey...
...bir yalandı. esin falan umurumda değil.
ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim?
istediğim şeyi gerçekte istemediğimi nasıl bilebilirim?
ya da, istemediğim şeyi gerçekte istediğimi nasıl bilebilirim?
bunlar anlaşılması zor şeyler.
onları adlandırdığımız an, anlamları kaybolur...
...erir, çözülür, güneşte kalan bir denizanası gibi.
bilincim vejeteryanlık istiyor, dünyayı ikna etmek için.
ama bilinçdışım, bir parça kanlı et için çıldırıyor.
ne istiyorum?





Bu arada geçenlerde Türkan Şorayı gördüm. 
Fotoğrafını çektim. Adını , Günümüzde bir çerçeve olarak Türkan Şoray koydum.






Sonra işte bence bu şarkı alır götürür - Styx - Boat on The River.  


Hadi sağlıcakla az sayıdaki takipcim ve okuyucum. Sevgiler saygılar. Kelebekler, böcekler.



7 Ağustos 2011 Pazar

Sokak.Sosyal Medya. Afrika ve Oranın Çoçukları. Ek Olarak Taş Üzerine Bir Yazı.

Taş taştır yani tamam mı ? Oraya kafanı koyduğunda anlarsın taşlığını. Tamam mı ?





Hani. Şimdi. Kelimeler.  Var. Birde sesler. Nasıl ki kendi sesim kendi kulağıma yabancıysa, ki tamamen bana ait olmasına rağmen. Dilimden dökülen kelimeler onun 10katı yabancıdır kendi kendine dolayısıyla bana. Ve. İnsanı konuşmaya iten ilk neden yine yer yer susmasının da başlıca dayanağı oluyor kimi zaman. Bugünlerde herkesin dilinde bi sosyal medya ve utanmadan değiştirici dönüştürücü rolünden bahsediyorlar. Zizek'in dediği gibi sanal dünyada Sen daima kafeinsiz bir bendir. Kahve gibi görünüp ama kahve gibi kokmayan.
Ve bir başka*sının da dediği gibi. Günümüzde artık sanal gerçeklik dünyasında yaşıyoruz.
Televizyonu açtığımızda orta doğuda veya sadece doğu da savaş görüntüleri vardır. İzlerken sanal olarak duyumsadığımız acı ve savaş teleziyonun düğmesine bastığımızda bizim için bitmiştir. Ve. Yine aynı şekilde Africa   ve Oranın Çocukları. Sosyal medya'da. Aynı şekilde aynı kandırmaca ile vicdan masturbasyonuna alet olurken. Kimse için Devrim artık bir seçenek değil. 


Görece özgürlükler ülkesi her zaman seçenekleri belirledikten sonra senin kendini tatmin edebileceğin, kendine göre özgürlük alanı, üstten bakınca aslında bi kümesi andıran kulüben de tavuk mu yoksa horoz mu ? olmak istediğin konusunda yine görece bi seçme hakkı tanır ki taki sen 3. bir çıkış yolu olabileceği gerçeğini aklının ucundan dahi geçirmeyene kadar. Geçirdiğinde de en fazla Fast Food restaurantında Chiken Menu olursun. 


Üçüncü paragrafa geçip benim de içine düştüğüm bu hatayı daha fazla devam ettirmek istemiyorum fakat Herkes; en uzak duran , duramayınca da can çekişenlerimiz dahi böyle paçayı kaptırıyoruz işte bu canavara.


Bu çağ; nasıl bir çağ bilmiyorum ama artık kapansın.





1 Ağustos 2011 Pazartesi

Eczanelerde varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yoktur.

Demiş. E.Cioran Çüremenin Kitabı'nda. Bundan sonra anlatıcıklarımın bu başlık ışığında devam edip etmeyeceğini bilmiyorum açıkcası. Baktımda nezamandır bloga yazmıyormuşum. Sonra bidaha baktımda zaten ortalama 1 hafta aralıklarla bişeyler karalıyormuşum ama şimdi neredeyse 2haftandan çok olmuş. Aslında tatildeyiz lan daha çok şey çizittirmem lazım demi ? lakin öyle olmamış. Aslına bakarsan bazen aklıma geldi lan şunla da ilgili bişey yazsam böyle  hem zaman geçirmiş olurum sıkıcı yaz günlerinde hem de belkide biri denk gelirse okur, paylaşımlar şakalar  falan.

Neyse efendime söyliyim bu aralar ne bi kitap okumak ne bi film izlemek ne de başka bişey yaptığım yok böyle bi boş adam olma yolunca bilinçsizce ilerlerken tabi bu durumdan rahatsız olmam çok sürmedi. Sürmedi de ne oldu ? Hiç bişey olmadı. Hala rahatsızım. Sonradan farkettim ki bu varoluşumun farkına vardığımdan beri içinde bulunduğum bulantı imiş. ve Eczanelerde de varoluşa karşı hiçbir özel ilaç yok imiş. Muhabeti nasıl bağladım ama buraya. Çakkalll.!




Bu arada ÇAKAL güzel film ha izlenir.
Güzel şarkı dinlenir Michael Brook-Dijvan Gasparyan : Freedom 
Başkaldıran İnsan güzel kitaptır okunur.



Dedikten sonra başka neler anlatsam diye düşünürken karnım açıktı gittim yemek yedim geldim ve bi bok yazcak halim kalmadı ama hani şu şarkıyı şuraya koyuyorum anlayan anlar hem de buralar hep dolu gözükür. 


Kul Ahmet dedi - yalan dünya. Çıkardı ceketini.  Hadi sağlıcakla.



13 Temmuz 2011 Çarşamba

Hilal Cebeci bence çok ABECİ.

Evet. Belki farkında bile değiliz ama Bilecik diye bi şehir var. Ve benim şimdiye kadar hiç Bilecikli bi tanıdığım olmadı. Bazen öyle bi şehrin olmadığını bile düşünüyorum. O yüzden "merhaba abi ben Bilecik'liyim, bak nüfus kağıdımda da yazıyor." diyen ilk kişiyi öpücem.






Sonra, Bu aralar canım çok sıkılıyor. Mesala; O kadar çok sıkılıyor ki dans ediyorumCUPBA




Daha sonra, Elbette biliyordum benden önce Twitter'e döneceğini 0'nu seçeceğini. Sadece belki bi Umut
( izlenmesi gereken filmler top 10 ) Hayat'ı seçmezsin belki diye düşündüm. O değilde Hilal Cebeci bence çok ABECİ. Hadi Sağlıcakla.

Ha. Unutmadan ;

1 Temmuz 2011 Cuma

Sevmek Zamanı veyahut A bout de Souffle

Evet biliyoruz ki Sevmek Zamanı ve  A bout de Souffle aynı film değil. ( açıklamasını yapayım da başlık yanlış anlaşılmasın ) . Sevmek Zamanı - Metin Erksan'ın ,  A bout de Souffle ise J.L GODARD' ın meşhur Serseri Aşıklar deyü bilinen filminin orjinal ismi. Neyse bu kadar didaktik olmayı bi kenara bırakıp sadede gelelim ki bu iki filmi aynı başlıkta buluşturmamın tek nedeni benim Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı'nı izlerken aklıma Serseri Aşıklar'ın gelmesi ve buna takiben " Lan işte. Bizimde Godard'ımız varmış da biz gıymetini bilmemişiz." demiş olmam değil tabiki başka nedenler de var misal; Godard ile Erksan sinemasının aynı zamanlara tekabül etmesi vs gibi.
Eğer ben Film'lerin fragmanlarını merak ettim dersen.
Sevmek Zamanı Fragman
A bout de Souffle fragman

Her neyse işte çok isterim Bu Film üzerine uzun uzun yazmak o yüzden uzun olmasada elimden geldiğince yani dilim elverdikce konuşucağım. Şimdi ben bu filmin görüntünlerine Duman grubunun Helal olsun şarkısının klibinde rastladım yani klip olarak bu filmden bazı sahneler kullanılmış demek istiyorum. Klip için TIKLAYIN. Şarkıyı dinlediğimde açıkcası malum bayık sesli solistin de katkısıyla şarkıdan bi bok anlamadım sadece böyle "helal olsun aşk olsun ellerimde kar var" gibisinden şeyler hatırlıyorum hala fakat film'den alınan sahnelerdeki dialog lar üst derecede ilgimi çekti. Ne filmi lan bu? nasıl türk filmi? ne alaka ? Bu kafa ne kafası ? gibisinden şeyler düşündüm düşünmedim değil. Sonra bi araştırma falan işte bildiğiniz malum sonuca ulaştım. Sonuç şu ki bizim 1965 yapımı böyle bi filmimiz ondan da eski olan bi yönetmenimiz varmış ki adı da Metin ERKSAN mış. Zaten izlemişim ben bu yönetmenin bi filmini adı Yılanların öcü sonra Susuz yaz'  ve bir çok film de meğersem bu yönetmenin imiş. Hem de1963 'te berlin'de altın ayı alan ilk türk filmi. filmin ödülünü yapımcı almıştır. ödül türkiye'ye hiç gelmemiştir. daha sonra araya pornografik sahneler koyan yapımcı, avrupa'da birçok sinemada bu filmi göstermiş ve üzerinden para kazanmıştır."




Buradan da  adına çekilmiş Metin Erksan'ın Tutkusu adlı belgesel'in giriş bölüme ulaşabilirsiniz. Deyip kendime şaşırıyorum çünkü; bi araştırma bi anlatma çabası bi link vermecilik. Demek ki gerçekten sinema ve film anlayışımı derinden etkileyecek adamlardan biri olacak Metin Erksan.


Neyse gerisini de siz araştırın eğer ki ilginizi çekiyorsa ben biraz merak ettirmeye çalıştım sadece. 
Hadi sağlıcakla.


Gitmeden son bi kıyak daha yapayım film'i izlemek istersen google video' da var. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...