Sayfalar

13 Şubat 2012 Pazartesi

Modern İnsanın Maceraları 3



    Modern insan çimlerde otururken etrafına bakınıyordu. Çevresindeki bir sürü insan da çimlerde oturuyor, yürüyor ya da uzanıyordu. 
    Dış görünüşlerinden çoğu aynı gibi gözükse de çoğu zaman detaylarda, bazen de genel anlamda birbirinden tamamen farklılaşan bu insanlar, birbirine çok benzeyen çimlerin üzerindeydiler. Birden bire çim denilen şeyin sadece çim olmadığını çok farklı şeyleri de işaret ettiğini düşündü modern insan. Çim diyince kimsenin aklına tek bir çim gelmiyordu mesela. Biz hep onları binlercesi, yüz binlercesi bir arada görmeye alışmıştık. Tek başına çok soyut ve varoluşsal anlamalara yorabileceğimiz çim, diğer çimlerle bir araya geldiğinde daha çok sosyal-ekonomik maddi konulara yöneliyordu.

    
    Bunları düşünürken aynı zamanda etrafına bakmayı sürdürüyordu modern insan ama kendisini çok zorlayacak bu tümevarımsal muhakeme şekli bu sefer gözünü korkutuyordu. Her ne kadar dünyayı anlamak adına atomdan yola çıkmadıysa da, görülebilirlik içindeki en küçük şeylerden biri olan – çimden- başlamıştı. Tabi ki saçma da olsa aklından geçen şeylere dur diyecek hali yoktu. Hem bir modern insan olarak, kazanılmış en büyük özgürlüklerinden biri; çevreye zarar vermediği sürece istediği düşünceler içinde boğulabilmesi hatta delirebilmesiydi.

    Ardından modern insan çim konusunda yanılıyor muyum acaba? diye kendine sordu. Kendini doğrulamak adına örnekler bulmaya çalıştı. Daha önceden belirttiği üzere zaten kendini doğrulayabilmesi ve iç huzur, modern insanın en büyük çabalarının başında geliyordu. Kendine hatırlattığı bu gereksiz bilginin ardından. Mesela şimdi bu insanlar buraya geldiğinde yüksek ihtimal çim de kuruymuş, hava da güzelmiş, oturalım bari gibisinden cümleler kurmuşlardır. “Çimler” dememişlerdir sanırım diye düşündü. Bu ona o an için yeterli bir kanıt olarak geldi ve onu bir süre idare etti. Ardından için için  kendini yemeye başladı ve hala bir kanıt arama peşindeydi ki. - Yani şimdi bir köşede bir sürü çiçek olsun bir yerde de büyükçe bir alanda çim. Herhangi biri gelip bunların önünde dursa acaba ne derdi? Herhalde şurada çiçekler şurada da çim var derdi.  Diye düşünerek devam etti.

    Bir süre sonra modern insan kendi içinde bu problemi çözemeyeceğine karar verdi. Böyle bir şeyi gidip diğer insanlarla da paylaşamayacağıma göre en iyisi kendi bildiğimi doğru sayayım. dedi kendi kendine. Hem detaylar da boğulup geneli göz ardı ettiğini geç de olsa fark etti ve kendine sordu. – Sahi benim asıl problemim neydi. ?
Modern insan yavaş yavaş çimlerden doğruldu şöyle bir etrafına baktı ve bir kez daha içinden geçirdi “Benim asıl sorunum ne? Çimen ve ya toprak da olmadığına göre en baştaki derdim neydi? “ Sonra biraz yorulmuş ve sıkılmış olacak ki boş ver dedi ve ekledi. – Sonuçta; O filmin de söylediği gibi. – Filler oynaşırken olan çimenlere oluyordu.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Modern İnsanın Maceraları 2



   Modern insan yatağından kalktı. Yatağından ani kalkışı onu mutsuz etti ve şöyle düşündü. Oysa okuduğum o tüm kitaplardaki kahramanlar sadece ve sadece yataklarından kalkmazlardı. Bu süreçte onlara bir sürü sıfat, dolaylı tümleç, zarf, belirtili ve belirtisiz nesne de eşlik ederdi – dedi. Sonra 21yy.da yaşadığını, bahsettiği o şeylerin bundan yüzlerce yıl öncesine ait olduğunu düşündü ve içi rahatladı.  Sonuçta -içini rahatlatmak- eylemi, sadece kendinin değil tüm modern insanların en büyük gereksinimiydi.
     
   Garip zamanlarda yaşıyoruz dedi içinden. Belki de bu şekilde eskiye olan özlemini bir nebze de olsa gidermek ve sanırım kendince, “bak bu çağın da kendine özgü karakteristik özellikleri var” demek istiyordu ki birden  bakkala gitmeye üşendi. Bu düşünceleri arasında ani bir mekan değişikliğine yol açmıştı. Hikayesinin devamı için de ne kadar alakasız gözükse de aslında bağdaştırılabilirdi. Sonuçta modern insan olarak modernizmin ona sunduğu sürrealizm gibisinden “şey” leri emellerine alet edebilirdi yeter ki uygun bir üslup geliştirebilsindi. Sonra en büyük problemin cümleye “bakkal” ile başlamak olduğunu fark etti. Hala bakkal dediğime göre ; “yoksa tam anlamıyla bir modern insan değil miyim ?” diye düşündü. Fakat, hala bakkal denen şeyin ağızlarda olmasa da reel de varlığını sürdürdüğünü düşündü. Sadece onun yerine daha modern bir kelime olarak görülen market hatta süper market gibisinden kelimeler tercih ediliyordu. Sonuçta onların içinde de bir çok bakkal gizliydi.
  
   Daha yüzünü yıkamamışken ve ağzındaki modern zamanlardaki çevre kirliliğine denk düşen pislik yerini normal seyrine bırakmamışken, Greenpeace denen şey’in gereksizliği üzerine düşünürken, madem gidip ekmek alayım diye düşündü. Hem böylece yolda canı sıkılmayacaktı. Modern insan kendince düşüncelere dalmış iken kendini süper market denen yerde buldu ama hepimizin de beklediği üzere hala hayatında bir şey değişmemişti. Her şey hala normaldi.  Ardından bütün o ürün rafları onu  kendisine çekmeye başladı. Yüzünü ürünlere döndü ve sanki çok önceden birlikte olduğu bir kadını yolda görmüşte adımlarını olabildiğince bitişik atmaya özen gösterir gibi ilerledi. Her ürüne ayrı ayrı dokunma ihtiyacı duyuyordu, bunu kendini 15 veya 16. ürünü uzun süre ellerken  bulduğunda fark etti. Ambalajlara artık içindeki üründen daha çok özeniliyor diye geçirdi içinden. Sanki, çok büyük bir şey keşfetmiş gibi böbürlendi kendi kendine.  Bir önceki macerasındaki takıntılarını da es geçmeden aldıkları ile birlikte evin yolunu tuttu. Yol boyunca kafasını meşgul edicek pek bir şey bulamadı. Belli ki bu gün modern insan için normalden de renksiz geçicekti.
    
   Eve yaklaşırken aldığı ekmeklerin uç kısımlarının hepsi  yine kabul edilebilir ölçüde olmak şartıyla yenmişti modern insan tarafından. Artık bilinçsiz bir şekilde onda -motor davranış- haline gelen bu durum, modern insanın ilk defa bakkala gidebilme yetisine sahip olduğu çağlardan beri ona eşlik ediyordu. Evinin kapısını açmak adına kilidi zorlarken. Bir adamdan duyduğu “Eğer korku ve açlık hala insan davranışlarını yönlendiren iki önemli etken ise ilk insandan bu yana çok da ilerlediğimiz söylenemez.” Cümlesi geldi aklına. Sonra macera dolu bir aşk, dram veya korku filmi izleyemeyeceği için olsa gerek kendisinden daha da monoton hayatların hikayesini anlatan bir film izlemeliyim diye düşündü. Hem böylece modern insan kendini yalnız hissetmeyecekti.
     
   Bu ruh hali içinde mutfakta yumurta kırarken, bahsi geçen o cümleyi söyleyen adamın aslında çok da haksız olmadığını ama çok da haklı sayılamıyacağını düşündü. Çünkü gereğinden fazla kesin hatlarla çizilen her düşünce muhakkak bazı diğer düşüncelere haksızlık edecekti. Bizi yönlendiren başka şeyler de olmalı muhakkak diye düşündü. Yoksa homo homo sapien’ den bu yana; Gökten yağan beyaz şeyin metafizik bir korku unsuru değilde kar olduğunu anlamanın o müthiş (!) farkındalığı dışında daha herhangi bir farkındalık belirtisi gösteremeyen türdeşlerinin varlığını hangi bahane ile açıklayabilirdi.
     
   Bu arada yumurta gereğinden fazla pişmiş ve modern insan acaba kendi bahanesinin ne olduğunu düşünerek kahvatı masasına oturmuştu. Bir önceki macerasında öğleden sonra başlayan hikayesi bugün öğlen olmadan bitmişti.

Gel, Bahar gel.

22 Ocak 2012 Pazar

Modern İnsan'ın Maceraları



Modern İnsan, yine çok sıkılmıştı..
İş,güç,okul,fabrika falan derken hayatında devamlı dolduramadığı bir nokta,hatta birden çok nokta, virgül, soru işareti ve ünlem olduğunu artık kendisinden dahi saklayamıyordu.
    
     Belki komşusu onun çok eğlenceli bir hayatı olduğunu düşünebilirdi ama böyle düşünmek için yeterince birbirlerini tanımıyorlardı. Hatta göz göze dahi gelmemişlerdi. Şimdiye kadar şeker veya bir fincan kahve istemişliği de yoktu. Modern insan hep yere bakarak yürüyor. İçinde art niyet olmasa dahi tanıdığı herhangi biri onu gözleri ile kapmaya almadığı sürece selam vermiyordu. Tanımadıkları konusunda ise pek bir problem yaşamıyordu doğrusu. Öyle ki; Modern insanın yaşadığı en büyük problemlerden biri, bazen yolda muhattap olmayı istemediği bir tanıdığı gördüğünde; - Acaba yavaş yürüyüp mesafeyi mi açsam yoksa sağdan kaçıp görmezden mi gelsem -  ikilemi oluyordu. Genelde her iki seçenekte gerçekleşemiyor ve modern insan her defasında mecburen "gördüğüne çok seviniyordu". Aslında bir kere - AA Modern İnsan merhaba! dendiği andan itibaren kendisi için de herhangi bir problem kalmıyordu. Az çok kafası çalışan bir adam olduğu için yaşamını devam ettirebilecek kadar dialog kurabilme yetisine sahipti. Hatta bazen bakkala gidip, bakkalcıyla göz teması kurmamaya dikkat ederek parayı uzatıp evine dönmek için kapıya yöneldiğinde, belli belirsiz -hiç bir zaman tonunu ayarlayamadığı bir sesle- hayırlı işler, kolay gelsin gibisinden şeyler dahi dediği zamanlar oluyordu. Bu zamanlarda da yol boyunca "Acaba bu dediklerimi bakkala ilk girdiğimde mi söylemeliydim." diye düşünüp kesin bir karara varamadan evine gelmiş oluyordu.

     Maceranın başında bahsettiğimiz Modern İnsanın can sıkıntısı ise işte tam bu evine vardığı zamanlarda kendini göstermeye başlıyordu. Aslında Modern İnsan dışarı çıktığında da sıkılmıyor sayılmazdı. Sanırım, sadece evine döndüğünde biraz daha farklı duygular hissetmek için dışarı çıkmak istiyordu. Tabi bunu tam olarak bilemiyoruz, çünkü ; Modern İnsan kendisi hakkında bahsetmekten pek hoşlanmıyor.

     Modern İnsan dışarı çıktı, sokaklardan, caddelerden geçti ve kısmen kalabalık, genelde ise tenha sayılabilecek yerler ilk tercihleri arasındaydı. Yoldan geçen kadınların kıyafetlerine bakıp kendince derin anlamlar çıkarmayı, mesela; ayakkabılarından yola çıkarak reelde hangi çağa tekabül ettiğimizi düşünmeyi çok seviyordu. Bu gözlemleri sırasında aksesuar ve IQ seviyesinin ters orantı, saç rengi ve can sıkıntısı seviyesinin ise doğru orantılı olarak birbirine ilişik olduğunu fark etti. Ardından kendi kendine “ Modern adımlarla tak tuk diye yürüyen kadın, ortaçağdan kalma bir at figürüdür.” diye mırıldandı. Bu cümle hoşuna gitmiş olacak ki birkaç kez daha tekrarladı kendi kendine. Tekrarladıkça da yavşak bir gülümseme yerleşti yüzünün tam ortasına. Bir an “ Eve gidince bunu feysbuka yazayım “ gibisinden, bir önceki bilgece cümleleri ile taban tabana zıt düşünceler dahi geçti kafasından. Kendinden utanır gibi oldu. Büyük bir iç çelişki yaşıyordu ama bunun kendi suçu olmadığını düşündü. Sonuçta normal bir insan değildi. Modern bir insandı ve böyle çelişkiler yaşaması doğaldı. Ağzı iyi laf yapıyordu Modern İnsanın ve bu en çok kendi kendini ikna etmeye yarıyordu.

   İkna olmuş bir şekilde oturduğu yerden kalktı modern insan, hesabı ödemek için kasaya yöneldi. Ödemeyi yaptı. Çalışan ona teşekkür etti ve “yine bekleriz efendim” dedi. Modern insan çalışanın gözlerine bakmadan belli belirsiz gülümsedi ve “güle güle” dedi. Kapıdan çıktı ve acaba “hoşcakal” mı demeliydim diye düşündü. Bu sefer yolu uzun olduğu için kendince eksik de olsa bir karara varmıştı. “ Aslında her ikisini de demeye gerek yok, bir şey demesem de olurmuş hani.” diye düşündü. “Ama ya diğer insanlar böyle durumlarda ne yapıyorlardı acaba? “diye düşünerek biraz daha yürüdü Modern İnsan... Devam Edecek..

2 Ocak 2012 Pazartesi

10 Film.

1 - Permanent Vacation - jim Jarmusch


Jim Jarmusch'un 1980'de bir yerlerden cüzi bir miktar para bulup çektiği bu filmin yeri benim için ilk sırada. Belki daha güzel filmler de izlemiş olabilirim ama onlar izlediğim "en güzel*" film değildi.


2- Stalker - Andrey Tarkovsky


Stalker benim için aşılamayacak bir film.
Hani, sanki çok kalın bir roman okumuşsundur da bittiğinde garip bir tatmin yaşarsın işte öyle. Bu arada hatırladığım kadarıyla hiç öyle kalın bir roman okumadım. En kalını Kopyalanmış Adam olabilir yani o derece.Başlayıp da bitirmediğim ise Nasıl Yapmalı ? veya Oblomov'dur en fazla.


3- Der Siebente Kontinent - Michael Haneke


Bir şey söylemeden çok şey gösteren film. Üzerine bir şeyler 
söylemek saçma olur. Derken, bile bir şeyler söylemiş oldum.


4- Mesculin Feminin - J.L Godard


Godard'ın izleyebildiğim tüm filmlerini sevmiş olmama rağmen,sanırım aklımda daha fazla yer etmiş filmi budur. 



5- Das Schloß - M.Haneke


Kafka'nın Şato'sunu anlatan bu film belki kitabın kendisini okumadığım için beni bu
kadar etkilemiş olabilir ama bu beni gerçek 
anlamda sinemanın ne olması gerektiği 
hakkında derin düşüncelere gark etmediği
anlamına gelmiyor tabi.

6- Kader - Zeki Demirkubuz

Belki 6'ya Masumiyeti de koyabilirdim ama
Kader filmi her nedense hafızamda 
hep bir tık önde.

7- Cache - M.Haneke

Sanırım bu sıraladığım 3. Haneke filmi.
Belki 4.yü dahi koyabilirim ama 8,9 ve 10'a ayıp olur.

8- Umut - Yılmaz Güney

Sanırım izlediğim en iyi politik filmdi
bu topraklara ait olan ve bağırmadan,
marş söylemeden,kolunu kaldırmadan bile
derdini anlatabilen. Tabi ki bu eylemlere
karşı değilim, sadece bir Film için söylemekten
ziyade göstermenin öncül olduğunu düşünüyorum.

9- Les Amants du Pont Neuf - Leos Carax

İşlediği konu üzerine izlediğim en güzel filmdi.
Belki bunun nedeni işlediği konunun da ötesin de
bir şeyler anlatması olabilir ya da başrol oyuncuları
veyahut direk yönetmenin kendisi de olabilir. Bilemedim.

10- Withnail and I - Bruce Robinson

Buraya belki Yazgı da gelebilirdi.


...

11- A Torinói ló - Bela Tarr

Varoluşçu bir yönetmenin veda filminde, Nietzsche'nin o meşhur hikayesindeki At'a ne olduğuna dair bir soruyla başlayıp, kendini ve yukarıda sıraladığım o tüm filmler de dahil tüm filmleri değilleyen bu ürün, 10 filmin olduğu her listede hep 11.olacaktır. Bu diğerlerinden kötü bir film olduğu için değil, Ciddi bir dalga geçiş, gururlu bir veda ve sinemanın çoktan öldüğünü çok sonra anlayacak olan bizlere şimdiden fısıldadığı içindir. 



...

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir Zamanlar Anadolu'da

Top gibi bir ağaç vardı.


Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi ve şahsıma göre aynı zamanda en güzel filmi olan
Bir zamanlar anadoluda bu topraklarda yapılmış en realist ve biricik filmlerden biridir.
Belki uç örnekler olucak şayet Tunç Okan filmleri kadar gerçek, Yılmaz Güney filmleri kadar
politik ve Zeki Demirkubuz filmleri kadar karanlıktı. ( karanlık kelimesini filmin felsefe ve edebiyat
altyapapısının dibi zor gözükecek kadar katı olamasına işaret ederek kullanıyorum.)


Perdeye yansiyan yüzü kadarıyla Anadoludaki bir cinayeti bir savcı, bir polis, bir doktor ve yan karakterler
yardımı ile araştırması üzerine gecen bu film bana Tarkovsky'nin Stalker'ini anımsatmadı değil.
Tabi burada senaryo acısından bir benzerlikten bahsetmiyorum.
Şöyleki; Stalker'de bir yazar, bir profesör ve İz sürücü vardı ve bunlar "Bölge" ye gitme cabasındaydılar.
tıpkı bahsi gecen filmdeki 3 karakter gibi. Belki tırnak içinde şizofrenik bir yaklasım oldugu düşünülebilir şayet
film sonrası yaptıgım çözümleme çabalarım esnasında bu iki filmin git gide birbirine yaklastırdığımı farkettim
ve bu düşüncenin üzerinde durdukca da akla yatkın gelemeye basladı.
şöyleki; polis benim için stalker( iz sürücü ); savcı - yazar ; doktor - profesör karekteri ile eşleşmeye basladı.
Tabiki bu düşüncemin bi altyapısı ve kendimce destekleyebileceğim dayanakları var şayet bilindigi üzere hem stalker hem de Bir Zamanlar Anadolu'da tek tek üzerlerine uzun uzadıya inceleme yapılabilecek sayfalarca yazı hatta abartısız kitap dahi yazılabilecek filmlerdir kaldı ki bunların birbirleri ile ilişik olan çözümlemesini yapmak
bir sayfa için cok fazla olucagını düşünüyorum.


Son olarak değinmek istediğim bi kac nokta var. Şöyleki; hernekadar filmin direk bi ana teması mesajı vs olmasada  ( tabiki bu bir veya daha cok mesajı olmadıgı anlamına gelmiyor )
bana gore kırılma veya ana dialoğu desek belki daha uygun olur ki savcının zanlıya sorduğu - "Sahi kafama takıldı adamı neden bagladınız?" sorusuna aldıgı cevap ve ardından cesedin arabayla götürülmesi çabasında çözüm olarak aynı seyi önermesidir.


Ayrıca Nuri Bilge Ceylan'ın diğer filmlerde oldugu gibi bu filminde de varolus esintileri görüyoruz ki klişe tabirle
bu sefer cok sert esiyor desem yanlıs soylemiş olmam sanırım.
Peki Nuri Bilge diyince akla gelen - Sıkıcı ve anlasılması zor bi filmdi. - yorumu üzerine durmak gerekirse
sıkıcı olma durumuna hiç girmeden anlasılması zor bi filmiydi sorusuna kendimce şöyle bi cevap veriyorum.
Bence flash tv deki gercek kesitten bilmem ne kanalındaki izdivac programından daha anlasılır bi üründü.
(burdaki örnekleri tabiki filmle aynı kefede ürünler oldukları için vermiyorum. ,örnekleri en
bayağı yapımlardan seçmiş olmamın nedeni bu değil.) Kısaca filmin anlaşılabilmesi ve gereken etkiyi yapması   için temel seviyede olsa varoluş bilmeniz veya bu gune kadar en az bir kafka romanı okumus olmanız gerekiyor.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Yaban

Aradığını bulamayacağın gerçeği bir yerden sonra aranan şey'in gerçekliği üzerine düşünmeye itiyor insanı ve bir şey üzerine düşünmeye başladığın anda onu bulma şansın ilk andaki bilinçsizlik halinden aşağı doğru yuvarlanıyor. 
Tıpkı biraz önce telefonu açtığımda arayan komşunun, annemin sesi yerine benim kart sesimi duyduğundaki tedirginlikle karışık ortaya ezme gibi getirdiği kuşbaşılı pide bence 1000 tane pizza'yı yok eder. Kafam çok karışık


Yine böyle bi şeyler yazma tribim en fazla bir paragraf sürmüş bulunmakta. Çünkü; aklıma Stalker deki şu (alttaki) monolog geldi aklıma. Stalker ? ne diye  soranlar olursa aranızda diye söylüyorum kendisi dünyanın en güzel ikinci filmi 1.si konusunda emin değilim belki Permanent Vacation olabilir. Belki


daha önce size anlattığım her şey...
...bir yalandı. esin falan umurumda değil.
ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim?
istediğim şeyi gerçekte istemediğimi nasıl bilebilirim?
ya da, istemediğim şeyi gerçekte istediğimi nasıl bilebilirim?
bunlar anlaşılması zor şeyler.
onları adlandırdığımız an, anlamları kaybolur...
...erir, çözülür, güneşte kalan bir denizanası gibi.
bilincim vejeteryanlık istiyor, dünyayı ikna etmek için.
ama bilinçdışım, bir parça kanlı et için çıldırıyor.
ne istiyorum?





Bu arada geçenlerde Türkan Şorayı gördüm. 
Fotoğrafını çektim. Adını , Günümüzde bir çerçeve olarak Türkan Şoray koydum.






Sonra işte bence bu şarkı alır götürür - Styx - Boat on The River.  


Hadi sağlıcakla az sayıdaki takipcim ve okuyucum. Sevgiler saygılar. Kelebekler, böcekler.



7 Ağustos 2011 Pazar

Sokak.Sosyal Medya. Afrika ve Oranın Çoçukları. Ek Olarak Taş Üzerine Bir Yazı.

Taş taştır yani tamam mı ? Oraya kafanı koyduğunda anlarsın taşlığını. Tamam mı ?





Hani. Şimdi. Kelimeler.  Var. Birde sesler. Nasıl ki kendi sesim kendi kulağıma yabancıysa, ki tamamen bana ait olmasına rağmen. Dilimden dökülen kelimeler onun 10katı yabancıdır kendi kendine dolayısıyla bana. Ve. İnsanı konuşmaya iten ilk neden yine yer yer susmasının da başlıca dayanağı oluyor kimi zaman. Bugünlerde herkesin dilinde bi sosyal medya ve utanmadan değiştirici dönüştürücü rolünden bahsediyorlar. Zizek'in dediği gibi sanal dünyada Sen daima kafeinsiz bir bendir. Kahve gibi görünüp ama kahve gibi kokmayan.
Ve bir başka*sının da dediği gibi. Günümüzde artık sanal gerçeklik dünyasında yaşıyoruz.
Televizyonu açtığımızda orta doğuda veya sadece doğu da savaş görüntüleri vardır. İzlerken sanal olarak duyumsadığımız acı ve savaş teleziyonun düğmesine bastığımızda bizim için bitmiştir. Ve. Yine aynı şekilde Africa   ve Oranın Çocukları. Sosyal medya'da. Aynı şekilde aynı kandırmaca ile vicdan masturbasyonuna alet olurken. Kimse için Devrim artık bir seçenek değil. 


Görece özgürlükler ülkesi her zaman seçenekleri belirledikten sonra senin kendini tatmin edebileceğin, kendine göre özgürlük alanı, üstten bakınca aslında bi kümesi andıran kulüben de tavuk mu yoksa horoz mu ? olmak istediğin konusunda yine görece bi seçme hakkı tanır ki taki sen 3. bir çıkış yolu olabileceği gerçeğini aklının ucundan dahi geçirmeyene kadar. Geçirdiğinde de en fazla Fast Food restaurantında Chiken Menu olursun. 


Üçüncü paragrafa geçip benim de içine düştüğüm bu hatayı daha fazla devam ettirmek istemiyorum fakat Herkes; en uzak duran , duramayınca da can çekişenlerimiz dahi böyle paçayı kaptırıyoruz işte bu canavara.


Bu çağ; nasıl bir çağ bilmiyorum ama artık kapansın.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...